English

Günlük

« önceki

IRKÇI VE TUTUCU !..

26 Mayıs 2017 Cuma

Sevgili Günlük,

Hani ırkçılardan, tutuculardan falan hoşlanmayız ya… Onları sevmeyiz, aramıza almayız ya da bir ümit düzelirler mi diye eğitmeye çalışırız ya… İtiraf ediyorum: İşte ben onlardan biriyim. Hem ırkçıyım hem tutucu-gelenekçiyim, hatta bağnazım. Bu kanıya nereden vardığımı hemen anlatmaya başlıyorum:

Irkçıyım, çünkü İstanbul’un sokaklarını pisleyen, hiçbir kural tanımayan, medeniyetten uzak, harcadıkları para ile tüm rezilliklerine katlanmamız gerektiğine inanan, yanında çarşaflara soktuğu karıları varken yanından geçen kızlarımıza bakarken ağzından salyalar akıtan bir ırktan nefret ediyorum. Bu ırk, yüzyıllardır kendilerini gelişmelere kapatıp dostlarını arkadan vurarak hayatlarını sürdürdü. Petrol zenginliği, Amerikan emperyalizmi falan gibi şeylerden bahsetme Günlükcüm, petrol bulunmadan ve ABD dünyayı kendi gezegeni gibi görmeden önce de bunlar aynıydı. Ayrıca sokaklarda sürünen Suriyelilere en kötü davrananlar da yine bu nefret ettiğim insan güruhundan oluyor.

Araplar konusunda çok daha ılımlı düşünüyor olabilirsin Sevgili Dostum ama bence kesin kararını vermeden önce çık İstiklal’de onbeş dakikalık bir yürüyüş yap, sonra da Boğaz kıyısına inip bir banka otur ve önünden gelen-geçenleri biraz izle. Bakalım görüşün değişecek mi ? Öte yandan oy sayımında sahtesiyle-gerçeğiyle yüzde ellisinin desteğini alanlardan da, Türkiye Cumhuriyetinin bu bataklığa doğru götürülmekte olduğuna şahit olup bir şey yap(a)mayan bizlerden de nefret ediyorum.

Gelelim tutucu-gelenekçi tarafıma. İşyerinde şortlarla çalışıp, ayaklarını uzattığı dolabın üstünden indirmeden yöneticisine bir şeyler anlatan birini görsem kafa atacak kadar tutucuyum. Ve iyi ki bunları yaşamadan iş dünyasından kısmen de olsa uzaklaştım diyorum. Yaptığı işte iyi olmanın, başkalarına saygı göstermemeye neden olamayacağını anlamayan insanlardan uzak olduğum için mutluyum. Bu tip bir değişim, gelenekçilik ve tutuculuk olarak görülmemeli deyip hemen ikinci örneğime geçiyorum: Konu tabii ki Tango.

Yıllar önce Dans Sporları Federasyonu kurulduğunda, çoğu eğitmen tangonun spor olmadığını savunmuş ama içlerinden bir tanesinin Federasyona girip bu işi kontrol alma çalışmalarına başlamasından sonra yavaş yavaş söylediklerini yutmuşlardı. Hatta yine kendi oluşturdukları ekiplerce eğitimler verip/verdirip olur-olmaz birçok kişiye Tango Eğitmen sertifikası dağıtmışlardı. Arkasından da Türkiye Şampiyonası organize edip en iyileri şampiyon olarak seçmeye başladılar. Bu konudaki en bağnaz kişi olarak bu işlerden uzak durdum. Çünkü benim işim sosyal danstı ve sosyal dansın yarışması olmazdı.

Geçen yıllar içinde tango evrildi. Daha doğrusu bu bölgede yapılan tango değişti. Artık herkes bir teknik guru, bir şampiyon adayı, bir yıldız dansçı olma hayaliyle tangoya başlıyordu. Herkes demeyelim, gençlerin çoğu demem yeterli olacaktır. Hocalar birbirinden ayrıldı, ayrı okullar kuruldu, bir sürü stüdyo milongaları düzenlendi, herkes kendi stüdyosuna kapanıp şampiyon adayları yetiştirmeye başladı. Allahtan dansa yatkın bir ırk olduğumuzdan, hocalarımız da –genel olarak- iyiydi, yetişen dansçılar da. Bizde bunlar olurken Arjantin’de halâ aynı tango yapılıyordu. Çünkü sosyal tangonun evrilmeye ihtiyacı yoktu. Bütün olay kendini yurt dışına atabilen Arjantinli maestro takımının daha çok para kazanması sistemine dayandırılmaktaydı. Ve biz bunu bir türlü anlamamakta direniyorduk. Falanca hocanın Youtube’daki filanca videosunu izleyenler nasıl büyülendiklerini anlatırken acaba bir kez Buenos Aires’deki klasik bir milongada nasıl dans edildiği hakkında en ufak bir fikirleri var mıydı ?..

Bu hafta İstanbul’da Mundial elemeleri yapılıyor. Gelecek hafta ise Türkiye Şampiyonası yapılacak. Yani tangonun gündemi tamamen yarışma üstüne kuruluyken ben halâ o bağnaz kafamla yarışma işine çooook uzaklardan bakıyorum. Daha doğrusu tangonun yarışması yapılabilir ama sosyal tangonun orada yapılan dansla hiçbir ilgisinin olmadığını dansçı ve dansçı adaylarına iyice anlatmak gerekir diye düşünüyorum.

Bu farkı voleybol örneğiyle de anlatmak istiyorum: Zamanında 1. Ligde mücadele eden bir takımda lisanslı voleybol oynadıktan yıllar sonra (mesela 38 yıl sonra diyelim) Bostancı sahilinde oynadığımız voleybolu düşününce tango konusundan hiç de farklı olmadığını görüyorum. O zamanlar haftada birkaç antrenmana çıkar, terimizi şampiyon olmak için döker, biraz da tribünlerden alkış almak için mücadele ederdik. Şimdilerde ise tam bir sosyal voleybolcu olarak “olabildiğince” kurallarına uygun olarak aynı sporu yapmaya gayret ediyoruz. Oynadığımız voleybol, eskilerden taşıdığımız teknik ve bilgi birikimimiz ile sosyal ve eğlence tarafının uygun bir şekilde harmanlanmasından ortaya çıkan bir spor oluyor. Spor dalı aynı ama amaç farklı !.. Umarım net bir şekilde anlatabilmişimdir.

Bu akşam milongaya başlarken acaba bunca okulun ortaklaşa düzenlediği festival+yarışma etkinliği yüzünden milongaya gelen olacak mı diye düşünürken, neredeyse üçte biri yabancılardan oluşan atmıştan fazla dansçıyı Point’te görmek beni çok mutlu etti. Gecenin sonunda yaptığımız iki chacarera yine herkesin mutlu ayrıldığı konusunda iyi bir işaret oldu. Hatta diyroum ki Ömer'in müzikleri de onların son dakikaya kadar milongadan zevk almasına neden olmuştu.

Yarın ramazan başlıyor. Üstelik yılın en uzun günlerinde… Bunun anlamı, tam dört hafta boyunca Point’ten uzak kalacağımız. İftar yemekleri çok geç saatlerde bittiği için geçen yılki gibi uygun oldukça Nippon Otelde milonga yapıp, oranın da dolu olduğu haftaları tatil olarak pas geçeceğiz. Yani her hafta duyuruları takip etmek gerekiyor, kulağın bende olsun Günlükcüm.

Şimdi güzel geçen gecenin üstüne güzel bir uyku çekebilmek için yatağa doğru gitme zamanı. İyi geceler dostum,

Güralp

« önceki
                Web Stat